Bodrum yerine Güney Doğu’ya!(Gap Gezisi) – Milliyet Vitrin

06 February 1999  | Kategori: Yazilarim

Gümüş, taş ve teneke işçiliği, isot, mırra, muhteşem kebaplar, sarmısaklı lahmacun, künefe, Roma, Hitit, Mezopotamya uygarlığı, Arapça konuşan insanlar, poşu, kelaynaklar ve tabii ki Atatürk Barajı ve Harran…

Evet, bayramda Güney Doğu Anadolu’ya gittim. Oralarla ilgili pek çok fikrim vardı, çekimserdim! Ama şimdi her şey tamam, oralara bayıldım.

Aslında Güney Doğu Anadolu bunca senedir kendini bize yanlış tanıtmış. Acılı, baharatlı yemekleri bile düşündükçe korkunç geliyordu. Ama değil, ben mide problemli halimle neler yedim de hiçbir şey olmadı. Aklım gördüklerimde, yediklerimde kaldı. Her gün Urfa’ya, Gaziantep’e uçak seferleri varmış. Haftasonu Bodrum’a gideceğime oralardaki ilginç çarşıları dolaşmaya gitmeliyim. Gizli kalmış hazine gibi. Keşke bozulmasa… Harran’a bayıldım.

Müzik dünyamızın yeni seslerinden Ayşe kendini kolay bir müşteri olarak nitelendiriyor. Rahat kıyafetler giymeyi seven sanatçı, alışveriş yaparken satıcıyla diyaloğa girmek yerine konuşmamayı tercih ediyor.

Kadınların normal basma kıyafetlerin üzerine incecik şifon elbiseler giymesini, pullu renkli kaftanlarını benim diyen modacının kreasyonlarında göremezsiniz. Şifon, işleme, pullar, mor, pembe, mavi, kırmızı, gökkuşağı renkleri, Aman Tanrım! Gidin de görün… Modacılar, özellikle siz görün! Geziye turla gittim, kaldığım üç şehirdeki (Antakya, Gaziantep, Şanlı Urfa) oteller çok başarılıydı. Özellikle Urfa’daki, bir şirketin Marmara Grubu’yla ortak yaptığı Edessa Oteli en iyisi. Yamaçta 20 – 30 evi alıp içten birleştirmişler, çarşısı, alt geçidi, otoparkı öyle bir kamufle etmişler ki…

Antakya Mozaik Müzesi, künefesi, Fransız işgali sırasında yapılmış Botanik Bahçesi, Harbiyesi’yle çok önemli. Harbiye denilen bölge Türkiye’nin en fazla defne ağacının yetiştiği yer. Antakya Samandağ’daki Titus Tüneli Urfa’daki Hz. İbrahim’in Balıklı Gölü, Gaziantep’teki Dülük Köyü, Antakya’daki St. Pierre Kilisesi gözümün önünden gitmiyor.

Ben mimariyi, taş işçiliğini çok severim. Gaziantep’te ve özellikle Şanlı Urfa’daki taştan oyma kabartma işçiliği müthiş! Günümüzde yapılan restorasyonlar çok başarılı. Demir işçiliği ve teneke kaplı binalar, kapılar… Fotoğraf çekmeyi seviyorsanız kaçırmayın. Gaziantep – İslahiye’de Yesemek köyü var. Bu köyde Hititler zamanından kalma taş heykel atölyesi varmış. Siparişle heykel hazırlıyorlarmış. Bugün o köy açıkhava müzesi olmuş. Bize müzeyi çocuklar tanıttı. İmkanları olsa da sanat eğitimi alsalar, o göz birikimiyle belki birer Miro, Picasso olacaklar. Bu arada Urfa, Gaziantep Çarşısı, Antakya Mozaik Müzesi renk, kompozisyon için mutlaka görülmeli.

Atatürk Barajı hakkında çok şey duymuştum. Çok ama çok büyük olduğunu biliyordum. Görünce pek sürpriz olmadı. Ama o Fırat’ın sularıyla tekrar yeşeren okyanus kadar Harran Ovası var ya, muazzam! Ben onun kadar yüce, kocaman bir şey görmedim. Su kanalları üzerindeki yazı çok güzel: “Ve Fırat’la Harran evlendi.”

Yalnız şunu söylemeliyim, bu koca bölgede estetik, yeni yapılaşmayla, yanlış zihniyetle tahrip ediliyor. Taş işçiliğinin yerine iğrenç apartmanlar, 22 – 24 ayar altınların el işçiliği yerine, Nişantaşı’ndaki kuyumculardaki gibi İtalyan tasarımı kolyeler, bilezikler…

Gaziantep’te çarşı içinde dümdüz teras gibi bir yer… Merdivenlerle 4 metre aşağı yer altına indik. Karanlık, etraftan kırılarak gelen ışıklar, sular akan bir yapıya geldik. Adı Kastel’miş. Aslında doğal bir su kaynağı. Yöre halkı bu yapıları eskiden sıcak yaz günlerinde yıkanmak, vakit geçirmek, çamaşır yıkamak için kullanırmış. Ortada Roma hamamındaki gibi iki küçük havuz, etrafta küçük 2 – 3 metrekarelik odalar, hepsinde sular akıyor. Namaz kılmak için mescidi de var. Yörede üç tane daha varmış. Kapılarında koca bir kilit. Kaderlerine terk edilmiş duruyorlar. Dünyanın en eski kilisesi Antakya’daki “St. Pierre” bakımsız. Şu anda tuvalet ve kafeterya ilave ediliyor. Ama bir işi yaparken estetik de düşünülür. Allahtan tabiat işi devralmış. Her yerden soğanlı sümbüller, alliumlar fışkırmış. Yabani orkideler, sıklamenler de hediyesi.

Çarşı, pazar çok ucuz. Yemekler tıka basa yense bile 2 – 3 milyon liradan fazla tutmuyor. Antep fıstığı ve baklavanın fiyatları ise İstanbul’dakilerle aynı. Gaziantep’te çarşı içindeki İmam Çağdaş Lokantası’na mutlaka uğramalısınız. Ve mutlaka da Ali Nazik’le fıstıklı kuru baklavasını yemelisiniz. İtiraf edeyim ki ben baklava sevmem çünkü fazla tatlı yiyemem, içim ezilir. Ama bu baklava tam kıvamında. Şekerli ama yapış yapış değil. Ali Nazik ise koyun etiyle yapıldığı halde hiç mi hiç kokmuyor. Lokanta sahipleri bizim İstanbul’dan geldiğimizi duyunca önümüze az acılı yemekler çıkarıyorlar. Ama oranın acısı da rahatsız edici değil ki, lezzet katıyor. İçinde zencefil kokusu olan mırra ise kappuçinodan bin kat iyi. İki yudum iç kendine gel. Kafein bombardımanı. Bu kahve çarşıda zor da olsa bulunuyor, kilosu 1 milyon lira civarında. Fakat sinirime dokundu, kahveyi neskafeyle yapmayı tercih ederek geleneklerini baltalıyorlar.

Teneke işi şişler ve şiş kapları heykel gibi. Çarşıdan traktör lastiğinden yapılmış kömür kovası aldım. Adı zembil, elimde bununla dolaşırken esnaf benimle şakalaştı. Evimde şömine yanına koydum. Odunluk yaptım. Koca şey 1 milyon lira. El işi örme halatlar bu yörede renkli. 20 metresi 500 bin. Defne sabunları kilo hesabı; 1 milyon 200 bin lira. Antakya Harbiye’deki hediyelik yöre taşlarından yapılmış heykelcikler 1 milyonla 15 milyon arasında değişiyor. Özellikle kuş figürlerini tavsiye ediyorum. Antik müze parçaları gibi. Yöre halkının başına taktığı poşu 750 bin ila 2.5 milyon lira arasında. Çarşıda dolaşırken yaşlı bir adamın üzerinde siyah palto gibi kumaştan bir giysi gördüm, buldum aldım. Adına “kürk” deniyor. Kumaşın içi tamamen kürk. Fiyatı 5 – 10 milyon lira arası. Ben 10 milyonluk olanını pazarlıkla 7’ye aldım. Unutmadan her şeyde pazarlık ediliyor. Haydi her şey sizi bekliyor. Taptaze, doğal, güzel ve kocaman…

Bahçıvan gözüyle…

Domatesler, kayısılar, tütün o senelerdir bekleyen doymuş topraklarda şimdi fışkırıyor. İklim müsait, insan bol ve su var. Yetişenler dışında ihraç edilebilecek palmiye, çam da büyütülebilir. Araplar Harran etrafındaki arazileri satın alıyorlarmış. Ayrıca her yerde portakal, mandalina, turunçgil bahçeleri var.İslam mimari yapılarına zeytin, portakal ağaçları iç avluda çok yakışıyor. Antakya’da, Urfa’da güzel örneklerini gördüm. Antakya’daki Ulu Cami avlusundaki 3 portakal ağacı New York 5. Cadde’deki ünlü bir ailenin ev müzesinin önünde duran, yıldız çiçekli manolyaları sollar atar, üzerinde on kez tepinir!

Murat Pilevneli.

Yorum yaz | Paylaş Stumble Upon Facebook

← Önceki sayfa